AKRABAYA YARDIM VE EBU LEHEB'E BEDDUA
بسم الله الرحمن الرحيم
AKRABAYA YARDIM VE EBU LEHEB'E BEDDUA
Nahl Suresinde iyilik ve akrabaya yardım emredilirken Tebbet Suresinde Resûlullah'ın ﷺ' amcası Ebu Leheb'in ismi anılarak beddua edilmesinin, onun hangi özelliklerinden dolayı olduğu sorulabilir. Bunu anlamak için, o dönemin Arap toplumuna ve o toplumda Ebu Leheb'in rolüne bakmak gerekir.
Arabistan'ın eski dönemlerinde her tarafta anarşi ve kanunsuzluk yaygındı. Asırlarca süren bu hal içinde bir kişinin mal, can, şeref güvenliği için aile, kan ve kabile bağından başka bir güvencesi yoktu. Onun için o dönemdeki Arap toplumunda akrabalara iyi davranmak temel ahlâkî unsurlardandı ve buna çok önem veriliyordu. Sıla-i rahimi kesmek büyük bir ayıp sayılıyordu.
İslam öncesi yazıtlarda bunun bir yansıması olarak sıla-i rahim tavsiyelerine rastlamak mümkündür.
Mesela Kuzey Arabistan'da Tebuk ile Hicr Mevkii arasında Nabatî hat ile yazılmış bu yazıtta şöyle deniyor;
عديو بر الدانه
لبني عوص ؟سلما انتم
فلا اوصكم ببر بله [بالله؟]
وبقوله [قوّته] و[ا]لرمح و[ا]لخيل
وقتـ[ـا]ل القوم ونقا
الرحم وكرمت
الضيف
"Adiy ber(bin) Ed-Dane (den) Beni 'Avs'a. Selam (hepinizin) üzerine . Size Allah'a itaatle (?) ihsan/iyilik üzere olmayı ve sözü üzere birbirinizle savaş halinden, kavim-kabile kitâlinden sakınıp sıla-i Rahm ve Misafire ikram üzere olmayı tavsiye ediyorum."
İslâmî yazıtlarda ise sıla-i rahim tavsiyesine daha sık rastlanmaktadır.
Mesela Tebük'ten Reûlullah ﷺ Efendimizin ashabından birine ait biraz yıpranmış olan bu yazıtta da şöyle denmiştir;
"أنا سفيان بن وهبـــ أوصے
ببر الله والرحمـ"
"Ben Süfyan b. Vehb Allah'a, iyilik/ihsan üzere, itaat içinde olmayı ve sıla-i rahim sahibi olmayı tavsiye/vasiyyet ediyorum."
Bu nedenle, Resûlullah ﷺ İslamî davete başlayıp, Kureyş'in diğer kabileleri ve reisleri de O'na karşı çıktıklarında, Haşim oğulları ve Muttalib oğulları Rasulullah'a ﷺ
karşı çıkmamışlar, üstelik açıkça himaye etmişlerdi. Halbuki birçoğu Resûlullah'ın ﷺ nübüvvetine inanmıyordu. Diğer kabileler, Haşim ve Muttalib oğullarını hiçbir zaman atalarının dininden dönmekle suçlamamışlardı. Çünkü onların, kabilelerinden bir kişiyi düşmana teslim etmeyecekleri biliniyor ve kabul ediliyordu. Kabileden birisini himaye etmek, Kureyş'e göre doğal bir durumdu.
Muhaddisler pek çok senet ile, İbn Abbas'tan şu rivayeti nakletmişlerdir:
Hatta Ebu Leheb'in kötülüğü o kadar ileriydi ki, Resûlullah'ın ﷺ oğlu Kasım'dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı. Koşarak Kureyş reislerinin yanına gitmiş ve onlara Resûlullah'ın ﷺ soyunun kesildiğini müjdelemişti!. Bu mesele Kevser suresinde geçmektedir.
Resûlullah ﷺ İslamî davet için nereye gitse Ebu Leheb de peşinden gider ve oradakileri, Resûlullah'ın ﷺ anlattıklarına kulak vermemeleri için uyarırdı. Bu konuda Rubeyye b. Abâde'd Deylî şöyle beyan eder:
Ben gençtim. Babamla beraber Zu'l Mecaz pazarına gittim. Orada Resûlullah'ı ﷺ, "Ey insanlar! Allah'tan başka mabud yoktur deyin, kurtulun" derken gördüm. O'nun arkasında bir şahıs da: "Bu yalancıdır. Atalarının dininden dönmüştür" diyordu. Bu şahsın kim olduğunu sordum. Bana, amcası Ebu Leheb olduğu söylendi."
(Müsned-i Ahmed, Beyhakî).
Buna benzer başka rivayetlerde mevcuttur ancak uzatmamak için bu örnek yeterli.
Nübüvvetin 7. senesinde Kureyş'in bütün kabileleri, Benî Haşim ve Benî Muttalib'i sosyal ve ekonomik olarak boykot etmişlerdi. Ancak bu iki kabile de Resûlullah'ı ﷺ himaye etmede sebat gösterdiler ve Şib-i Ebi Talib'te mahsur kaldılar. O günlerde, kabilesinden ayrılarak kâfir Kureyş'lilerin yanında yer alan tek kişi Ebu Leheb'ti. Bu boykot 3 sene devam etti. Bu sırada Benî Haşim ve Benî Muttalib aç kalmışlardı. Yiyecek almak için Mekke'ye gelen ticarî kafilelere yaklaştıklarında Ebu Leheb kafiledekilere şöyle derdi:
"Bunlardan çok yüksek fiat taleb edin ki o malı alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım."
Bu nedenle tüccarlar çok yüksek fiat istiyorlardı. Ebi Talib mahallesinde mahsur kalanlar da ihtiyaçlarını alamıyorlar ve aç kalan çoluk çocuklarına elleri boş dönüyorlardı. Daha sonra Ebu Leheb o tüccarlardan, normal piyasa fiatı ile bütün mallarını satın alıyordu.
(İbn Sa'd ve İbn Hişam).
Bu şahıs, bunun gibi düşmanca hareketleri nedeniyle Tebbet Suresinde ismi anılarak lanetlenmiş olmalıdır. Ayrıca isminin bu şekilde anılmasıyla şöyle bir sonuç ortaya çıkmıştır; Mekke'ye dışardan gelen hacılar çeşitli yerlerde konaklayıp pazarlarda toplandıklarında, Resûlullah'a ﷺ kendi amcası arkasından giderek karşı çıkıyordu. Arap adetlerine göre bir amcanın sebepsiz olarak yeğenine kötü davranması mümkün değildi. O'nu ﷺ taşlaması ve itham etmesi de imkânsızdı. Onun için hacılar, Ebu Leheb'in Resûlullah'a ﷺ muhalefet etmesi nedeniyle Resûlullah ﷺ' hakkında şüpheye düşüyorlardı. Bu sure nazil olduktan sonra Ebu Leheb'in dengesi bozuldu, kızarak saçmalamaya başladı. Ondan sonra herkes, bu şahsın Resûlullah'a ﷺ olan düşmanlığından dolayı deli divaneye döndüğünü ve sözüne itibar edilemeyeceğini anlamış oldular.
Meselenin diğer önemli bir yönü başta bahsi geçen sıla-i rahim yani akrabaya iyilik ve akraba bağının bir ayrıcalık nedeni olmamasıdır.
İbn Zeyd'den şöyle rivayet edilmiştir: Ebu Leheb bir gün Resûlullah'a ﷺ,
"Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?" diye sordu.
Resûlullah ﷺ: "Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var" buyurdu. Ebu Leheb: "Benim için bir ayrıcalık yok mu?" dedi.
Resûlullah ﷺ, "Başka ne istiyorsun?" buyurdu.
Ebu Leheb şöyle karşılık verdi:
"Kahrolası din, beni başkaları ile eşit kılıyor." (İbn Cerir)
Dolayısıyla Resûlullah'ın ﷺ amcasının, ismi anılarak lanetlenmesinden sonra herkeste, Resûlullah'ın ﷺ din hakkında uzlaşmaya girebileceği ümidi kesildi. Çünkü Resûlullah ﷺ kendi amcası için bile bunları söyledikten sonra, bir başkası ile uzlaşmasına hiç imkân yoktu. İman eden bir yabancı Resûlullah'a ﷺ akrabasından da yakın oluyor, küfür üzerinde devam eden kişi, kendi akrabası bile olsa bir yabancı olarak kalıyordu. Şunun veya bunun oğlu olmasının hiçbir önemi yoktu.
Ayrıca Resûlullah'ın ﷺ onun oğullarını affetmesi ise İslamiyet'le şereflenmenin akrabalıktan daha öncelikli olduğunu gösterir.
Nitekim Ebû Leheb, oğullarıyla birlikte Fahr-i Kâinât Efendimiz’in ﷺ en azılı düşmanı olup yapmadığı işkence ve kötülük kalmadığı halde Resûlullah ﷺ kelime-i tevhîd hatırına onları da affetmiştir.
(İbn-i Sa’d, IV, 60, Süyûtî, Hasâisü’l-Kübrâ, II, 82; Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 48)
Bunun açık bir göstergesi olarak Ebû Leheb’in kızı Dürre müslüman olarak Medine’ye hicret etmiş, oğulları Utbe ile Muattib Mekke’nin fethinden sonra İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.
Ve bu affediş ile onun soyundan gelenlerede İslam'ın kapısı açılmıştır. Bunun somut bir göstergesi olarak Medine-i Münevvere kırsalından ilk kez neşredilen bir İslâmî yazıtta, Ali b. Cafer el-Lehbî (Allah O'na rahmet etsin ve mağfiret eylesin)
[De ki: "Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." 39/53] âyet-i kerîmesinden mülhem olarak yazıtta şöyle diyor;
أسفرت علے نفسے استغفر
الله لذنبے"
"Ben Ali b. Cafer el-Lehbî ben kendi aleyhime aşırıya gittim. Günahımdan dolayı Allah'a istiğfar ediyorum."
Yazıtı yazan @mohammed93athar'a göre Ebû Leheb'in soyundan.
Sonuç olarak Resûlullah ﷺ' akrabaya yardımı ve sıla-i rahimi bizzat örnek hayatıyla bizlere göstermiş ancak bunun bir ayrıcalık anlamına gelmeyeceğini de Tebbet Suresi ile ümmetine ders vermiştir.
والله أعلم بالصواب
سبحانك لا علم لنا إلا ما علمتنا إنك أنت العليم الحكيم









Yorumlar
Yorum Gönder